Çeşme'de bir kafenin kapısını açtığında, ilk çarpan şey ısı: dışarıdaki serin havanın aksine, içeride biraz bunalık, sıcak — espresso makinesinin sürekli buharı dış atmosferi etkilemiş. Hemen ardından, sürekli ve karakteristik bir uğultu duyarsın: makine buhar yapıyor, süt köpürtülüyor, mıknatıs valfler "tıs" diye bitiriyor her döngüyü. Bu kısa aralıklarla tekrar eden ses, kafenin ritmidir — saatte kaç kahve çıktığını kulağınla sayabilirsin.
Koku katmanları sıralı gelir: önce yakılmış çekirdeğin keskin kokusu (yakındaki demleme), ardından sütün ısınmasıyla çıkan o hafif tatlı süt yağı kokusu, en arkada da fırından yeni çıkmış bir kruvasanın tereyağı tabanı. Bu üçlü, Çeşme'de herhangi bir orta-üst segment kafenin standart kokusudur — bilinçli kurulan bir karışım, ama doğal hisseder.
Dokunsal taraf da önemli: masa yüzeyleri çoğunlukla ahşap, bazıları beton, az sayıda mermer. Bardak elinizde dolu olduğunda — özellikle çift duvarlı camlardan birini seçmemişlerse — porselen kupaların ağırlığı belirgin. Çatal-kaşık takım servis edildiğinde ahşap masaya tıngırtısı yumuşaktır, beton masada ise daha keskin bir "tak". Bu küçük detaylar atmosferi kuran şeylerdir.
Görsel taraf: ışık genelde geniş camlardan girer, masalar pencereye sırtını dönmez, çünkü güneş aydınlığı kahveye eşlik edecek tek dış elemandır. Duvarlar genelde sıvasız beton ya da boyalı tuğla, dekorasyon az ama özenli — yan duvarda küçük bir baskı, kasanın yanında çekirdek torbası, raf üzerinde aksesuar mağazasından alınmış bir terazi.
Çeşme'de kahve mekanlarının atmosferi rahatsız değil, ama özenli — sadeliğin maliyeti olduğu sahnenin tam ortasında durur. Burada içmek için değil, oturmak için para verirsin.